Sevmeye yokluğunda başlanır
Aşk gelir ardından sürünerek
Var olanın kıymeti bilinse
Varedenin değerini bilirdi İnsan
Yokluğuna bağlandım
Sevmeye yokluğunda başlanır
Aşk gelir ardından sürünerek
Var olanın kıymeti bilinse
Varedenin değerini bilirdi İnsan
Yokluğuna bağlandım
Ölümü sever miyiz? Ya ölüyü?
Merhaba ölüler,
size
diyorum
Yaşamın içinde mahsur kalmış ölüler
kaldım size
Mahkûm oldum ölüme, ölse miydim?
Dünya enkaz, altındayım
Yıkıldım, bulun beni
Bir elim yok
Yönüm size
ararım, görse miydim?
Susamış acıkmışım, yapım toprak
Çözülmüş demirlerim, Çürümüş hamur
ölüyü enkazından kim
çıkaracak
Sözüm size
Ölmedim, ölse miydim?
Mücahid Gökmen Şahin
Kör müyüm dediniz!
Bana körlüğümü hatırlatan sizler,
Işığınız ne kadar da bayağı.
Görmüyorum körlüğüm ondan,
Mağaradayım
Kıymetli kardeşim Onur Sarıgül kardeşime ithafen,
Bize düşmez kimseye akıl vermek, bizim yaptığımız belki yolu izah sayılır. Baktığın yerden gördüğün doğru, unutma baktığın yerden doğru.
Sevgili kardeşim, bu gün beni anlamanı beklemiyorum, yarınına seslenmek istiyorum, sonrasına...
Seni blog yazılarından ve bir sosyal medya aygıtından takip ediyor, yazılarını beğeniyor, takdir ediyorum. Başarılarının, azminin, hevesinin, umudunun, neşenin daim olmasını temenni ediyorum. Rabbim seni gözetip kayırsın diye de dualar ediyorum.
Yanlış, hata, eksik, kusur hepimizde var. Hatasız, eksiksiz kusursuzluk kula ilişik bir şey olmasa gerek. Belki olsa olsa az hata, az kusur, az eksiklik aranabilir ehli kulda. İsterim ki az hata yapasın, az yanlışla geçesin şu hengameli gençlik yıllarını. Nasıl olsa 40 ' ından sonra gerek kalmayacak öğüt almaya. Herkesler söyler benden de işitmiş ol kardeşim 40-45 olgunluk yaşı olarak görülür, senin gibi basiretli kardeşlerimiz o vakitlerde daha bi anlamlı, maksatlı, gerekçeli görmeye başlarlar o yıllarında. Hayrolsun inşallah.
Kıymetli kardeşim, gayretin, çaban, ümidi kuşanmışlığın, neşen ve azmin takdire şayan. Ancak biz bunu senden gizleyerek eğonu, şımarmanı, ne oldumluğunu körüklemek istemediğimizdendir pek belli etmiyoruz. Şimdi, bir 20 yıl ayrılacağımızdan söylemeyi uygun görüyorum. Maşallah kardeşime, Maşallah Kardeşliğinize, Maşallah Emeğinize.
Sevgili kardeşim, çok söz, çok bağırış çağırıştan uzak dur. El aleme değil kendine zaman ayır.
Sevgili kardeşim, öğrenmek ile bilmek, bilmek ile anlamak, anlamak ile kavramak arasında doğlar kadar fark olduğunu aklından hiç çıkarma. Bilmediğini araştır, öğren ama taki hayatına geçirene kadar, yaşamında sonuç alana kadar onu kavradım deme. Sen sen ol acele etme. Bildiklerinle yolunu sürdür, ama unutmaki yolda daha çok meyve ağaçları süs bitkileri var ve sen düşe kalka öğrenimini sürdürmek zorunda sın, aynı bizler gibi.
Kalbinin peşinden gitme, Duygularına yüklenme, Hazza bırakma kendini. Bunlardan uzak dur, mümkün olduğu kadar. Musa a.s ı örnek al, asayı, yılanı, sihirbazları, denizi ateşi, karanlığı, zulmü unutma. Bütün bunlara anlam yükle, senin anlamların olsun, senin. Sen bir ibrahim değilsin İbrahimi unut. Belki gün gelir İbrahimle de tanışırsın, kim bilir. Sen sen ol Musadan geçme, musayı geçme.
Sevgili kardeşim, senin özelinde tüm genç, yiğit, derdi yüklenmiş kardeşlerime öğüt olsun bu söylediklerim. Boş işlerden yüz çevirin, siz hakikate karanlığa doğru yürüyün, gözünüzü, aklınızı karanlıktan ayırmayın. Hedefiniz karanlıkta yürümek olsun. Bir ışık düşürse nasibinize siz bilirsiniz ne yapacağınızı. Ateşin sesini işitin, kulaklarınızı hakikatin sesine kapatmayın. Halka vardığınızda onlara en güzel bir biçimde sesinizi işittirin. Sizinle gelmek isterlerse onları zulümden çıkarın, gelmek istemezlerse Nuh a.s gibi dağda gemi hazırlıklarına başlayın. Halkın arzularına sakın uymayın onlara denizi de yarsanız, sizden yerin bitirdiklerinden isteyecekler aklınızdan çıkarmayın.
Kıymetli kardeşim olgunluk ve kemalat yaşını mutlaka bekleyiniz. sizi nefsinizin ayartmasına izin vermeyin. Bir medeniyetle tanışma ihtimalimiz zor görünüyor, şehrin dışından koşarak gelen adama itibar ediniz.
Hira günlerinizi beklemeden vahyi talep etmemeyi Muhammed Resullah'dan öğrenin. Dağda gemi yapmayı Nuh a.s 'dan, Yaratılış notlarını Adem'den alınız. Züleyhalar hep gömleğinize talip olacak, siz gömleğinizi yakuba göndereceğinizi hiç aklınızdan çıkarmayın.
Birde ey can, son bir niyetim var söylemek isteğiyle yanıp tutuştuğum, müsade et de bu ihtiyar bunak sana son bir şey daha söylesin.
" Herkes, ama herkes her bir şeyi biliyor, bilmeyen yok alemde "
Bu söze çocuklar ve deliler dahil değildir. Gayrısı dahildir unutma emi.
Seni ve kardeşlerimizi Allaha ısmarlıyorum, sizi daima sevmek, size daima güvenmek benim iman ilkelerimden biri. İyiki varsınız.
Hayal kurmalı, iyiliği sonsuz.
Güzelliği sınırsız hayaller...
Ölüler, ayaktaki ölüler,
Sahi siz ölü kime diyorsunuz?
Ölüler.
Toprak olası ölüler...
Ya ölümsüzlük!!!
Kime ölüm?
Değişen dünya,
dönüşen senmisin?
Sen, sen!
Kimsin?
Yer, mekan. Yer, yurt.
Toprağın altı mı olur.
Temiz yer, temiz yurt,
Toprak ana, toprak beden.
Toprağın altı yurt mu?
"Ey yerin sahibi"
Senden münezzeh.
İnsan et, insan kemik.
Ruha toprak yurt mu?
Varsın divane desinler,
Cana kemikten eş mi olur.
Mücahid Gökmen Şahin
Merhaba arkadaşlarım, sizlerle bu gün bayrak yarışı
hakkında biraz fikir cimlastiği yapmak istiyorum okursanız.
O bildiğiniz stadyumlarda yapılan bayrak yarışları değil
ama kast ettiğim, keşke öyle olsaydı değilmi? Biliyor olmalısınız zaten
meseleyi kolay olurdu. Gerçi bu da zor değil kolay ancak kişi kendisini
konumlandırdığında yerini yadırgar biraz, kabullenmek istemez. Ayna gibi
düşünün aynada gördüğünüzle hayalinizdeki ben farklı olunca aynaya bakmaktan
vazgeçersiniz ya işte öyle bir şey bizimkisi.
Üniversitelerde yediğimiz idolojik kazıkların ailemizde,
arkadaşlarımız arasında ve toplumda karşılığını gören varmı içimizde? Ülkemin saf
ve temiz Anadolu çocuklarına soruyorum. Ben en hoyrat dönemimde Ankarada, Çankaya’nın
bebeleriyle karşılaşmıştım; ülkemin bin bir köşesinden kalkıp büyük şehre yerleşmiş, tutunabilme mücadelesinin içinde kaybolmuş yiğit aileler ve
çocuklarıyla.
Şimdi görmek biraz zor yıkık dökük kenar mahalleleri ama dikkatli bakarsanız yıldıza doğru o kalıntılar hala gözünüze çarpabilir. Eski malalleler, gece kondu diye yazılır sıcak yuvalar diye yaşanırdı.
Ankaradaki mahallelerin bir çoğu havuzlubağda olduğu gibi kaysı ağaçları gölgelerinde taşlarla örülmüş bahçe duvarlarının çevirdiği güneşin ve tozun içerisinde yaşanırdı.
Köyde yaşayan bir genç olarak görülesi ne varsa hepsini bu şehirde yaşamıştım. Siz hiç araba gördüğünüzde şaşırmamışsınızdır çünkü arabanın içine doğdunuz ama biz öyle mi! Öküz arabalarıyla tarlalardan buğday, sap, saman taşırken otobüslerle taşındık ve taksilerle yüzleştik. İlk bindiğim taksinin naylon koltuk kokusu şuan burnumda desem inanırmısınız? İlk gazete kokusu nun hemen yanında duruyor.
Hayat korkardı eskiden yaşam kokardı, bazen ter bazen gül, bazen aşk kokardı. Şimdilerde hiçbir şeyin kokusu kalmadı. Zaten koku almaya yarayan burnumuzu sadece karıştırmak için kullanır oldukya hadi neyse. Kimseler koku almaz oldu, hiçbir şey kokmuyor artık. Siz bilgi çağının çocukları aldığınız bilginin kokusunu alamaz oldunuz. Biz ise yaşamın kokusunu alır kokusundan tanırdık, tüm cehaletimizle.
Kötü insanı gözünden bilir, kötü işi kokusundan alırdık.
Koku demişken ilk polis tecrübemi 10 yaşında bana doğru seyirten bir suçlunun ardında koşan iki polisin tabancasından çıkan kurşunun kulağımın dibinden geçişiyle tınımıştım. Dedem o kaçanın, "Pis bir kominist " olduğunu devleti devirmek için çalıştığını söylemesi, daha on yaşımda komünizmin pis bir şey olduğuyla ilişki kurmama yetmişti. Gerçekte emek, eşitlik, barış gömlekleri giydirilmiş bir dünya görüşü olduğunu öğrenmem çok sonralara dayanıyor.
Bahsi geçen dedem dinle diyanetle pek işi olmayan şık giyinimli, fötr şapkalı, değişime kolay ayak uydurmuş, tapu verecek diye anavatana geçmiş bir chp'liydi.
Babamın babası ise molla mektebinde okumuş köyünden dışarı çıkmamış namazında niyazında bir adamdı.
Babam mı? Öğretmen okulu
okuduğu için kökten eğitim almış solculuğu karaoğlandan öğrenmiş, bir Anadolu çocuğundan
ne kadar solcu olursa o kadar olmuş bayraktar bir adamdı. Dinle diyanetle işi
olmazdı ne arkadaşları arasında ne de çevresinde namaz kılan kimse yoktu. Köyden,
ailesinden, akrabalarından kopuk olmasa oralarda bir çok dindar bulabilir
öğrenebilirdi. Dine dair tek bildiği çocukluğunda babasından dinlediği kara
kaplı kitap hakkında okunan akşamları tüm köylünün toplandığı destansı
hikayelerdi.
Şimdilerde pek bilinmeyen bir şey de " Sokakta yetişme " kelimesidir. Şimdi bir çocuğa sokakta yetişmek denilse sokakta yatıp kalkmak,
tinercilerle, balicilerle birlikte büyümek olarak anlar. Oysa bizim kuşak
çocuklar köylerinde olsun yaşadığı metropollerde olsun, sabah kahvaltısından
hemen sonra sokağa çıkar akşam ezanıyla birlikte evlerine dönerlerdi. Kim nerede
oyun oynar, ne yer ne içer, başına bir şey gelir mi korkusu yaşanmazdı. Elbet birinin
kapısında acıktığında ekmeğine yağ sürülür, eline ayran tutuşturulurdu. Daha olmadı
cin fikirli arkadaşlar çarşı pazarda zengin insanlardan para ister yahut
onların eşyalarını taşımayı teklif ederek ekmek parasını çıkarırlardı.
Biraz daha büyüdüğümüzde insanların kötü kokularını
almaya başlamıştık, itilen, sürülen, zorlanan gençlerle yüzleşmiştik. Mahalle kızlarımızı
kötü yollara bin bir tuzakla atan siyah giyinimli adamlar sadece filim lerde mi
var sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz o zaman. Ter temiz duygularıyla rahat bir
hayata olan özlemlerin nasıl kirletildiğini müşahede ettik. Kısa yoldan zengin
olmak isteyen gençlerin nasıl bataklıklara çekildiğini biliriz. Korku, korkuyu
o zamanlar yaşamıştım iliklerime dek. Babamın tayininin Kocaeli ye çıkması şansmı,
talihmi yoksa Allahın bir yardımımı?
Sessiz sakin bir belde, işinde gücünde bir kent,
makina laşmış bir zihindi benim için koskoca Kocaeli. Denizle ilk karşılaşmam,
girip içinde yüzmeye gayret etmem körfezin temiz sularında, o zamanlar denize
girilirdi, şimdi bu bir hayal. İdeolojiler baskındı ve tercih yapmak daha kolaydı
yeşilliler arasında. Ankaranın tozundan, boz kırından eser yoktu, her yan yem
yeşil, iki dağ arasında su birikintisi.
Hangi dedemden aldığım bayrağı taşımalıydım. Ya babamın elinde tuttuğu işe yaramaz mendil, yok hiç düşünmedim dahi. İki dedemde aynı gece vefat etti. Annem ile ben Ankara’ya, Babamsa köye babasına bilet aldı.
Köydeki dedem Ankaradakine selam söylemiş, hakkını helal etsin demiş sabah namazını kıldıktan sonra, dönüp arkasını yatmış birdaha da kalkmamış. Oysa Ankaradaki dedem gece saat 01-02 sularında hayata veda etmiş doktorun söylediği.
Ülkücülüğün yoğun yaşandığı mallallerde sokak kavgalarına bulaşmadan askere gidebilmiş, dönüşümde İslamcılığın içine düşeceğimden habersiz. Hemde nasıl bir düşüş. Bir sabah ezanına vurulmak modamıdır bilmem ama bende bir seher vakti vurulmuştum.
Bir hikâye kitabım var belki tozsuz bilgisayar sayfalarından kağıt parçalarına işlenir kim bilir.
Tabir doğru vurmuşlardı en zayıf yerimden ancak bu yola ait hiçbir bilgi edinmemiştim ne babamdan ne de dedemden. Ve cami hocası benden küçük yeni yetme imam hatipli bir çocuktu. Arkadaş olmuştuk ya işi bilmediği o kadar açıktı ki çoğu kez hayatı ben ona öğretirdim, namaz kılmayı o bana.
Din ne işe yarar soruma cevap aramaktan onun sayesinde vaz geçmiştim ki bir kurşun daha. İslamcılık oyunu kurmuş adamlarla tanıştım. Sorulara kapalı sorgulamayan inanan anlayıştan sorulara cevaplar bulmuş, soran araştıran kendi bulduğu cevaplara insanları ikna eden kara sakallı genç zihinler.
Öylesi ateşliydilerki kapılmamak imkânsızdı benim için. Düşmanları kendi annesi ve babası olan insanlar.
Düşmanı kendi ülkesindeki inançlar olan insanlar. La vardı, illa yoktu bu adamların dilinde, yumrukları sıkılıydı aynı solcular gibi. Sağ ellerini kaldırmış işaret ettikleri yer sema iken sema adına konuşuyorlardı her daim. Allah buyuruyor diyor kendileri buyuruyordu, Allah istemiyor diyor kendi istemediklerini söylüyorlardı. Tek vücut olmaktan bahsediyorlardı ancak kendileri de tek değildi.
Kimi Afgan, kimi mısır, kimi suud, kimi irana dönmüş, çeviri eserlerle din öğretiyorlardı bizlere.
O vakitler yokluğun çok olduğu vakitler, o vakitler bilimin, tecrübenin yaşanmadığı yıllar bizim için.
Bir sağa bir terse savrulduğumuz yıllar, günde iki toplantı, günde üç sohbet programları tertip edilen yıllar.
Ne ara evlenmişim hatırlamıyorum, evlendiğim hafta bir başka memlekette bir başka ilde kalmışım şimdi durup düşünüyorum da. Rüzgarların sert estiği yıllar dostum, savrulmaların keskin olduğu yıllar.
Sen şimdi arkasından sallıyorsun ya Mustafa’nın, o zamanlar o tutmuştu elimizden unutma. Yoksa kontra İslamcı guruplara savrulmamız içten bile değildi. Devletin de dediği gibi o yıllarda silaha bulaşmamak, eğitim almamak mümkün müydü? Ha birde İsmail ağabey var, şu zerevi olanından. O da kollayıp sahip çıkmış, silaha örgüte bulaşmayalım diye az peşimizden koşmadı.
Mustafa o zamanlar kara yağız beyaz gömlekli bir oğlan, siz atv den hatırlarsınız. Ne o cuydu, ne bucu, ne şundan dı ne bundan, ne örgütçüydü ne mezhepli. Garip bi adamdı, anlatabiliyormuyum derdi, anlatamazdı. Biz yüreğinden vurulmuştuk dilinden anlamadık. O bizi diliyle ikna ettiğini düşünürdü, çaktırmazdık.
Hala da anlatamıyor, ama biz söylemiyoruz, zaten dinlemez kulağı yok çünkü. Kulağı egosuna açılmış, aşağı vermiyor ne duysun, sağolsun.
O bizi toparladı çeki düzen verdi, hiç unutmam bir gün savrulmamızdan o kadar korkardı ki şöyle demişti evindeyken “mücahidim, kavak ağaçlarına özenme; onlar çok uzaklardan görünürler, kuşlar gelip ona konar, insanlar dibinde serinler. Sen turp, patates gibi ol, kimse görmez ama dolu dolu olur, yiyenlerin besin kaynağı haline gelir” unutmam.
Belki bizden turp olmaz üstad, ama kötü de olmadık be abi. Aktif-pasif göreceli, kötü olmadık be abi.
Devlete küstük, ama kırmadık, kırıldık.
Millete cahil muamelesi çektik ama arkamızı dönmedik be abi.
İyi adamdır Mustafa abi, birçok vatan evladının üzerinde hakkı var unutsalar da.
Bizim hocamız olmadı be dostum, biz hoca edinmedik, şeyh, Mesih.
Bizim ağabeylerimiz vardı, dinler nasihat alırdık. Onlar hata, günah, yanlış yapabilen benim gibi insanlardı.
Çarşı Pazar gezer dolaşır, evinde gidersek çaylarımızı onlar doldururlardı.
Hakkı vardır üzerimizde, helal edermi bilmem, etmesini dileriz. Bizim bi hakkım yok ki helal edelim. İyi adamdır, iyi bir alim.
Ha biz severiz herkeslerde sevmelimi elbette hayır. Kim kimi sever, kim kimden alırsa alır alacağını. Kim karışır, kime ne.
Sonra azizim sonra bir çok adam, âlim, bilge ile tanıştık. Yaş aldık, tecrübe kazandık.
Barıştık önce ana babamızla, babam son 11 yıl sensin dedi ve ahrete göçtü, annemde ardından, dahası eşim bile beni terk etti gitti o kutlu dünyaya. Bir ben kaldım Ahmet kayanın şarkısı gibi bir ben.
Herkesle barıştım, devletimle, milletimle, dindarımla, dinsizimle,
solcumla, sağcımla, kimseyle küs değilim. Kavgam yok artık benim, size
ilkelerimden bahsedebilirim, tecrübelerimden. Hepsi bu kadar.
Hiç hizipçi değilim derken bir hizibin içindeymişim, hiçbir ideolojim yok Allahtan gayrı derken gayrıymışım Allahtan.
Adam gibi inanmamışım adam olmaya, şimdi adam olmaya, İnsan olmaya adanmışım.
İnsan olabilirsem belki dostum, inanabilirim de.
Haa bayrak meselesi, ya onu unuttuk yine iyimi. Kısaca söyleyelim şimdi ama yazarız yine. Tüm bayrakları bıraktım kimseye bayrak taşımıyorum, kimsenin bayrağınıda. Yarış, yarıştan da çekildiğimi açıklayalı bayağı oldu okumuşsunuzdur.
Mucahid Gökmen Şahin
Bir arkadaşım ziyaret için Ağrıdan zahmet buyurmuş gelmiş. Rahmet olsun kardeşimizin niyetine Rahmetin sahibi Allah (cc) zengin merhametiy...