18 Nisan 2020 Cumartesi

Bayrak Yarışı

Merhaba arkadaşlarım, sizlerle bu gün bayrak yarışı hakkında biraz fikir cimlastiği yapmak istiyorum okursanız.

O bildiğiniz stadyumlarda yapılan bayrak yarışları değil ama kast ettiğim, keşke öyle olsaydı değilmi? Biliyor olmalısınız zaten meseleyi kolay olurdu. Gerçi bu da zor değil kolay ancak kişi kendisini konumlandırdığında yerini yadırgar biraz, kabullenmek istemez. Ayna gibi düşünün aynada gördüğünüzle hayalinizdeki ben farklı olunca aynaya bakmaktan vazgeçersiniz ya işte öyle bir şey bizimkisi.

Üniversitelerde yediğimiz idolojik kazıkların ailemizde, arkadaşlarımız arasında ve toplumda karşılığını gören varmı içimizde? Ülkemin saf ve temiz Anadolu çocuklarına soruyorum. Ben en hoyrat dönemimde Ankarada, Çankaya’nın bebeleriyle karşılaşmıştım; ülkemin bin bir köşesinden kalkıp büyük şehre yerleşmiş, tutunabilme mücadelesinin içinde kaybolmuş yiğit aileler ve çocuklarıyla.

Şimdi görmek biraz zor yıkık dökük kenar mahalleleri ama dikkatli bakarsanız yıldıza doğru o kalıntılar hala gözünüze çarpabilir. Eski malalleler, gece kondu diye yazılır sıcak yuvalar diye yaşanırdı. 

Ankaradaki mahallelerin bir çoğu havuzlubağda olduğu gibi kaysı ağaçları gölgelerinde taşlarla örülmüş bahçe duvarlarının çevirdiği güneşin ve tozun içerisinde yaşanırdı. 

Köyde yaşayan bir genç olarak görülesi ne varsa hepsini bu şehirde yaşamıştım. Siz hiç araba gördüğünüzde şaşırmamışsınızdır çünkü arabanın içine doğdunuz ama biz öyle mi! Öküz arabalarıyla tarlalardan buğday, sap, saman taşırken otobüslerle taşındık ve taksilerle yüzleştik. İlk bindiğim taksinin naylon koltuk kokusu şuan burnumda desem inanırmısınız? İlk gazete kokusu nun hemen yanında duruyor. 

Hayat korkardı eskiden yaşam kokardı, bazen ter bazen gül, bazen aşk kokardı. Şimdilerde hiçbir şeyin kokusu kalmadı. Zaten koku almaya yarayan burnumuzu sadece karıştırmak için kullanır oldukya hadi neyse. Kimseler koku almaz oldu, hiçbir şey kokmuyor artık. Siz bilgi çağının çocukları aldığınız bilginin kokusunu alamaz oldunuz. Biz ise yaşamın kokusunu alır kokusundan tanırdık, tüm cehaletimizle. 

Kötü insanı gözünden bilir, kötü işi kokusundan alırdık.

Koku demişken ilk polis tecrübemi 10 yaşında bana doğru seyirten bir suçlunun ardında koşan iki polisin tabancasından çıkan kurşunun kulağımın dibinden geçişiyle tınımıştım. Dedem o kaçanın, "Pis bir kominist " olduğunu devleti devirmek için çalıştığını söylemesi, daha on yaşımda komünizmin pis bir şey olduğuyla ilişki kurmama yetmişti. Gerçekte emek, eşitlik, barış gömlekleri giydirilmiş bir dünya görüşü olduğunu öğrenmem çok sonralara dayanıyor. 

Bahsi geçen dedem dinle diyanetle pek işi olmayan şık giyinimli, fötr şapkalı, değişime kolay ayak uydurmuş, tapu verecek diye anavatana geçmiş bir chp'liydi. 

Babamın babası ise molla mektebinde okumuş köyünden dışarı çıkmamış namazında niyazında bir adamdı. 

Babam mı? Öğretmen okulu okuduğu için kökten eğitim almış solculuğu karaoğlandan öğrenmiş, bir Anadolu çocuğundan ne kadar solcu olursa o kadar olmuş bayraktar bir adamdı. Dinle diyanetle işi olmazdı ne arkadaşları arasında ne de çevresinde namaz kılan kimse yoktu. Köyden, ailesinden, akrabalarından kopuk olmasa oralarda bir çok dindar bulabilir öğrenebilirdi. Dine dair tek bildiği çocukluğunda babasından dinlediği kara kaplı kitap hakkında okunan akşamları tüm köylünün toplandığı destansı hikayelerdi.

Şimdilerde pek bilinmeyen bir şey de " Sokakta yetişme " kelimesidir. Şimdi bir çocuğa sokakta yetişmek denilse sokakta yatıp kalkmak, tinercilerle, balicilerle birlikte büyümek olarak anlar. Oysa bizim kuşak çocuklar köylerinde olsun yaşadığı metropollerde olsun, sabah kahvaltısından hemen sonra sokağa çıkar akşam ezanıyla birlikte evlerine dönerlerdi. Kim nerede oyun oynar, ne yer ne içer, başına bir şey gelir mi korkusu yaşanmazdı. Elbet birinin kapısında acıktığında ekmeğine yağ sürülür, eline ayran tutuşturulurdu. Daha olmadı cin fikirli arkadaşlar çarşı pazarda zengin insanlardan para ister yahut onların eşyalarını taşımayı teklif ederek ekmek parasını çıkarırlardı.

Biraz daha büyüdüğümüzde insanların kötü kokularını almaya başlamıştık, itilen, sürülen, zorlanan gençlerle yüzleşmiştik. Mahalle kızlarımızı kötü yollara bin bir tuzakla atan siyah giyinimli adamlar sadece filim lerde mi var sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz o zaman. Ter temiz duygularıyla rahat bir hayata olan özlemlerin nasıl kirletildiğini müşahede ettik. Kısa yoldan zengin olmak isteyen gençlerin nasıl bataklıklara çekildiğini biliriz. Korku, korkuyu o zamanlar yaşamıştım iliklerime dek. Babamın tayininin Kocaeli ye çıkması şansmı, talihmi yoksa Allahın bir yardımımı?

Sessiz sakin bir belde, işinde gücünde bir kent, makina laşmış bir zihindi benim için koskoca Kocaeli. Denizle ilk karşılaşmam, girip içinde yüzmeye gayret etmem körfezin temiz sularında, o zamanlar denize girilirdi, şimdi bu bir hayal. İdeolojiler baskındı ve tercih yapmak daha kolaydı yeşilliler arasında. Ankaranın tozundan, boz kırından eser yoktu, her yan yem yeşil, iki dağ arasında su birikintisi.

Hangi dedemden aldığım bayrağı taşımalıydım. Ya babamın elinde tuttuğu işe yaramaz mendil, yok hiç düşünmedim dahi. İki dedemde aynı gece vefat etti. Annem ile ben Ankara’ya, Babamsa köye babasına bilet aldı. 

Köydeki dedem Ankaradakine selam söylemiş, hakkını helal etsin demiş sabah namazını kıldıktan sonra, dönüp arkasını yatmış birdaha da kalkmamış. Oysa Ankaradaki dedem gece saat 01-02 sularında hayata veda etmiş doktorun söylediği.

Ülkücülüğün yoğun yaşandığı mallallerde sokak kavgalarına bulaşmadan askere gidebilmiş, dönüşümde İslamcılığın içine düşeceğimden habersiz. Hemde nasıl bir düşüş. Bir sabah ezanına vurulmak modamıdır bilmem ama bende bir seher vakti vurulmuştum.

Bir hikâye kitabım var belki tozsuz bilgisayar sayfalarından kağıt parçalarına işlenir kim bilir. 

Tabir doğru vurmuşlardı en zayıf yerimden ancak bu yola ait hiçbir bilgi edinmemiştim ne babamdan ne de dedemden. Ve cami hocası benden küçük yeni yetme imam hatipli bir çocuktu. Arkadaş olmuştuk ya işi bilmediği o kadar açıktı ki çoğu kez hayatı ben ona öğretirdim, namaz kılmayı o bana. 

Din ne işe yarar soruma cevap aramaktan onun sayesinde vaz geçmiştim ki bir kurşun daha. İslamcılık oyunu kurmuş adamlarla tanıştım. Sorulara kapalı sorgulamayan inanan anlayıştan sorulara cevaplar bulmuş, soran araştıran kendi bulduğu cevaplara insanları ikna eden kara sakallı genç zihinler.

Öylesi ateşliydilerki kapılmamak imkânsızdı benim için. Düşmanları kendi annesi ve babası olan insanlar. 

Düşmanı kendi ülkesindeki inançlar olan insanlar. La vardı, illa yoktu bu adamların dilinde, yumrukları sıkılıydı aynı solcular gibi. Sağ ellerini kaldırmış işaret ettikleri yer sema iken sema adına konuşuyorlardı her daim. Allah buyuruyor diyor kendileri buyuruyordu, Allah istemiyor diyor kendi istemediklerini söylüyorlardı. Tek vücut olmaktan bahsediyorlardı ancak kendileri de tek değildi. 

Kimi Afgan, kimi mısır, kimi suud, kimi irana dönmüş, çeviri eserlerle din öğretiyorlardı bizlere. 

O vakitler yokluğun çok olduğu vakitler, o vakitler bilimin, tecrübenin yaşanmadığı yıllar bizim için. 

Bir sağa bir terse savrulduğumuz yıllar, günde iki toplantı, günde üç sohbet programları tertip edilen yıllar. 

Ne ara evlenmişim hatırlamıyorum, evlendiğim hafta bir başka memlekette bir başka ilde kalmışım şimdi durup düşünüyorum da. Rüzgarların sert estiği yıllar dostum, savrulmaların keskin olduğu yıllar. 

Sen şimdi arkasından sallıyorsun ya Mustafa’nın, o zamanlar o tutmuştu elimizden unutma. Yoksa kontra İslamcı guruplara savrulmamız içten bile değildi. Devletin de dediği gibi o yıllarda silaha bulaşmamak, eğitim almamak mümkün müydü? Ha birde İsmail ağabey var, şu zerevi olanından. O da kollayıp sahip çıkmış, silaha örgüte bulaşmayalım diye az peşimizden koşmadı. 

Mustafa o zamanlar kara yağız beyaz gömlekli bir oğlan, siz atv den hatırlarsınız. Ne o cuydu, ne bucu, ne şundan dı ne bundan, ne örgütçüydü ne mezhepli. Garip bi adamdı, anlatabiliyormuyum derdi, anlatamazdı. Biz yüreğinden vurulmuştuk dilinden anlamadık. O bizi diliyle ikna ettiğini düşünürdü, çaktırmazdık

Hala da anlatamıyor, ama biz söylemiyoruz, zaten dinlemez kulağı yok çünkü. Kulağı egosuna açılmış, aşağı vermiyor ne duysun, sağolsun. 

O bizi toparladı çeki düzen verdi, hiç unutmam bir gün savrulmamızdan o kadar korkardı ki şöyle demişti evindeyken “mücahidim, kavak ağaçlarına özenme; onlar çok uzaklardan görünürler, kuşlar gelip ona konar, insanlar dibinde serinler. Sen turp, patates gibi ol, kimse görmez ama dolu dolu olur, yiyenlerin besin kaynağı haline gelir” unutmam. 

Belki bizden turp olmaz üstad, ama kötü de olmadık be abi. Aktif-pasif göreceli, kötü olmadık be abi. 

Devlete küstük, ama kırmadık, kırıldık. 

Millete cahil muamelesi çektik ama arkamızı dönmedik be abi. 

İyi adamdır Mustafa abi, birçok vatan evladının üzerinde hakkı var unutsalar da

Bizim hocamız olmadı be dostum, biz hoca edinmedik, şeyh, Mesih. 

Bizim ağabeylerimiz vardı, dinler nasihat alırdık. Onlar hata, günah, yanlış yapabilen benim gibi insanlardı. 

Çarşı Pazar gezer dolaşır, evinde gidersek çaylarımızı onlar doldururlardı. 

Hakkı vardır üzerimizde, helal edermi bilmem, etmesini dileriz. Bizim bi hakkım yok ki helal edelim. İyi adamdır, iyi bir alim. 

Ha biz severiz herkeslerde sevmelimi elbette hayır. Kim kimi sever, kim kimden alırsa alır alacağını. Kim karışır, kime ne.

Sonra azizim sonra bir çok adam, âlim, bilge ile tanıştık. Yaş aldık, tecrübe kazandık. 

Barıştık önce ana babamızla, babam son 11 yıl sensin dedi ve ahrete göçtü, annemde ardından, dahası eşim bile beni terk etti gitti o kutlu dünyaya. Bir ben kaldım Ahmet kayanın şarkısı gibi bir ben.

Herkesle barıştım, devletimle, milletimle, dindarımla, dinsizimle, solcumla, sağcımla, kimseyle küs değilim. Kavgam yok artık benim, size ilkelerimden bahsedebilirim, tecrübelerimden. Hepsi bu kadar.

Hiç hizipçi değilim derken bir hizibin içindeymişim, hiçbir ideolojim yok Allahtan gayrı derken gayrıymışım Allahtan. 

Adam gibi inanmamışım adam olmaya, şimdi adam olmaya, İnsan olmaya adanmışım. 

İnsan olabilirsem belki dostum, inanabilirim de. 

Haa bayrak meselesi, ya onu unuttuk yine iyimi. Kısaca söyleyelim şimdi ama yazarız yine. Tüm bayrakları bıraktım kimseye bayrak taşımıyorum, kimsenin bayrağınıda. Yarış, yarıştan da çekildiğimi açıklayalı bayağı oldu okumuşsunuzdur. 


                                                           Mucahid Gökmen Şahin