Eğitim Başlıklı Yazım ( 04,03,2001 )
MODERNİTE VE EĞİTİM
Beni Kim Eğitsin;
Eğitimin tarihi İnsanlık tarihiyle eşdeğerdir. İnsan, yaradılış
serüveninin başında eğitimle tanışmış, varoluşundan itibaren de eğitilmeye,
öğretilmeye muhtaç olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Eğitim, yalnız
insanla alakalı bir unsurda değildir. Varlık alemine baktığımızda eğitime tabi
tutulmamış varlık göremeyiz. Alemi yaratan, yarattığı tüm melekeleri mutlak
anlamda eğitim-öğretimden sonra ikame etmiştir. Ne bir varlığı münezzeh, ne de
ayrıcalıklı kılmadan, eğitim sürecinden geçirmiştir. Kainat ta insan hariç tüm
canlılar yaratıcının eğitim tezgahından geçirildikten sonra tamamlanmış bir eğitimle
tabiata bırakılmışken, İnsan eğitim sürecini yaşamı boyu sürdürecek olması
hasebi ile farklı yaradılışa tabi tutulmuştur. Varlık aleminin misafirlerinden
bitkiler ve hayvanlar yalnızca fıtri gelişim gösterirken, İnsan Eğitimine ve öğrenimine
devam eden yegane varlıktır. Bu
eğitim-öğrenimi de sonsuz ( ! )’a dek sürecektir.
İnsanlık serüvenini şöyle bir göz
gezdirecek olursak tarih bize insanın eğitimi ile ilgili yığınlarca bilgi
sunacak, bu konuda derin bir koridor açacaktır.
Şunu en başta izah edelim tarih iki
kanaldan bize kadar ulaştırılmıştır ;
1) bazılarının görmek istediği gibi.
2) tüm yaşanmışlığı ile tarihi doküman
ve mütavatir (taşınarak) en.
Bizler burada tarafımızı seçip ikinci şıktan
yana reyimizi kullanmak suretiyle tarihe bakacağız. Bu anlamda taraftar
anlayışıyla bazı gerçekleri ön (bilgi) kabul olarak almak zorunda olduğumuz
için karşı anlayıştan özür dileyerek hakikatin tarafını seçmek zorunda
olduğumuzu bir kez daha belirtmek isterim. Bu hatırlatmadan sonra tarihin
koridorlarında dolaşmaya eğitim alanında bilgiler toplamaya devam edebiliriz.
Kaba hatlarıyla hızlı bir tur atarak bilgi
vermekten çok hatırlatma yöntemiyle bakacak olursak. Allah insanı yaratmış ve
ona bilgiyi yüklemiştir. Bilgiyi yüklenen insan yüklendiği bilginin getirisi
olarak sorumluluk alanlarını da öğrenmiş, ancak sınırlar ve yasaklar anlamında
kendisinden beklenilenin aksine hata yapmış ve kovulmuştur. Yine kendisine
verilen bilgi sayesinde yaptığının farkına varmak suretiyle tevbe edip
yaratıcıdan özür dileyip hak ettiği dünyaya sınav ve sorumluluklarla yüklü bir
şekilde indirilmiştir. Kısaca insanlık serüveni bilgi boyutlu böyle
gelişmiştir. Öğretiyi Rab’den alan İnsan, eğitim sürecinden Geçmek suretiyle doğru olanı bulmak
ve onu tatbik için sürece devam etti. Kendisine Eşyanın hakikati öğretilmişti
ama uygulama boyutunu da kapsayan eğitime gelindiğinde hemen bocalayarak kanı
vermişti. Bu onun belki ilk hatasıydı ancak son hatası olmayacaktı. Daha
sonraları da kıyas etmeye kalkacak kendisinden istenen şeyin sadece bir boyutu
olan adağın yerine getirilmesini yeterli bulacak ve en değersiz olandan
başlayarak yaratıcıya, şanına layık olmayanı sunacak, ancak kendisinden kabul
edilmeyecekti. Oysa ki diğer yanda doğru yanı yine bir gerçeğe teslim olmuş bir
şekilde öğretiyi düzgün anlama ve kavrama ile doğru sunumu gerçekleştirmiş, hak
ettiği şeyle karşılaşmış olacaktı. İnsanın bilgi, eğitim ve öğrenim süreci
hepimizin de bildiği gibi burada bitmeyecek ilk insandan günümüze deyin süren
uzun bir serüvenden Geçirmek suretiyle devam edecektir.
Burada insanın gerek kendi kendisine,
gerekse Rabbisinden aldığı vahiyle yüzleşmek suretiyle edindiği,
içselleştirdiği bilginin mahiyetinden çok kaynağına dair bir yolculuk yapmak
arzusu içerisindeydim, umarım başarılı olmuşumdur.
Neremizle Düşünüyoruz;
Yukarıda, okuyucunun
zihninde açmaya çalıştığımız pencere Allahlı bir eğitim metodolojisi
sunmaktaydı. Muhatabı bilsin, bilmesin Eğitimin en başına Allahın Rab
isim-sıfatını koymak zorundayız. Allah
tasavvurundan yoksun bir eğitim modeli düşünmek, başsız bir insan algısı gibi
bir şey olsa gerektir. Şunu söylediğinizi duyar gibiyim, Modern İnsan
Eğitim-Öğretimden Yaratıcıyı çıkarmak için yüzyıllarını vermiş ve neredeyse
başarılı olmuşken, Bu da nereden çıktı şimdi. Tenzih ederek söyleyelim, gerek
inananların içerisinde gerekse materyalistlerin içerisinde bu düşünceyi
benimseyenlerin sayısı düşündüğümüzden de daha çok. Allahın varlığını kabul etmek ayrıdır.
Müdahil Allah inancını kabul etmek ayrı bir şeydir. İnsanların çoğu bir
yaratıcının varlığını kabul ederken Hayata ve insanın yaşam serüvenine karışan,
düzenleyen, projeler sunan bir Allah tasavvurunu değil kabul etmek bu
düşüncenin müntesiplerini dahi kabul etmekten çok uzaktalar. Bu tür den
İnsanlarla önce Tasavvur (düşünce) problemimiz var, bunun halledilip
eğitimi-öğretimi konuşmaya ( sorgulamaya) geçmemiz gerekiyor. Aslında bu bahis
açılırsa sonu gelmez, isterseniz pencereden bakıp çıkalım.; Onlarda düşünme
melekesi Akla bağlanırken, Bizlerde Akleden KALBE
bağlanıyor. Sairinde akıl bilginin merkezi olarak algılanırken bizlerde ise
ip-urgan-bağ diye nitelik kazanıyor. Onlarda amaç akletmek (düşünüyor olmak),
bizde araçtır akıl. Dedim ya nereden baktığımıza bağlı, Allahın bak dediği
yerden mi bakıyoruz, yoksa lehep’in baktığı yerden mi. Bilgi edinme merkezi,
bilginin sunulduğu (inzal) merkez hangi organımızdır. Danışma merkezi
neresidir. Bu soru(n) ların yanıtlarını doğru vermiş insanlarla konuşuyor olmalıyız
ki anlaş(ıl)abililim.
Eğilmek İstiyormuyuz;
Arapça’da öğrenci Taliban olarak geçiyor, talip olan. Öğretmen
ise üstaz un hiçbir dil bilgim yok, yalnız taleb edenle üstün olanın bu
köklerden neşet ettiğini söylemek için cahil olmak yeterlimidir bilemiyorum.
Günümüzde talebedenlerin her şeyin kemal bilgisinin yanlarında olduklarını
açıklamaları müstağnilikmi üstaz inilikmi kararı okuyucuya bırakıyorum.
Duruşumuzun, durduğumuz yerin bakış açımızın baktığımız çerçevenin eğitilmek
öğrenmekle alakası yoksa neyle alakası var Allahımızın aşkına. Doğu
kültürlerinde her zaman görebileceğimiz bir kanıksanmış öğrenme şekli vardır, o
da tevazu. Eğilen olsun Eğiten olsun her zaman bir tevazu içerisinde
yaklaşırlar birbirlerine. Batıya yaklaştıkça bu haslet tam zıttına inkılab eder
ve her ikisinde de diğerini hakir görmek hastalığına dönüşüverir. Git gide
okullarımızdaki bu çarpık öğrenci-öğretmen ilişkileri nereden kaynaklanıyor
sanıyorsunuz. Ne zaman ki iki şeyin arasını kopardı, özünde iyi ve iyilik olan
eğitilen ve eğiten birbirlerine düşman kesildiler. Eğitilen eğilmek için
gittiği yerde (mekan) eğilmek yerine eğmeye, dolmak yerine doldurmaya, olmak
yerine (ol)durmaya başladı. Eğitim için kurulan sistem öğütüm sistemi haline
geldi. Eğilmek mi istiyoruz, eğitmek mi. Kim kimi eğitecek, eğilmemişler
(eğitilememişler) bizi mi eğecek (eğitecek). Önünde eğilecek bir yüceliği görüp
önünde yerlere kapanıp ömrü boyunca eğilmemiş sözde eğitmenler hangi
akilbağ(l)ı ilikleri ile eğitecekler. Mutlak eğicinin planyasından geçmemiş,
kendisinin aslında eğilmeye muhtaç olduğunun idrakine varamamış, eğiticinin
eğitimini kendi eğilimlerinden üstün görmemiş, eğen,eğiten, değilse
eğitilen,eğilen olduğunun farkına varamamış bir insandan bir şey beklemek ummak
tek kelimeyle Ahmaklıktır. Ahmaklıksa aptallığın göstergesidir, ilmin değil. “En
iyi eğilenler bir o kadar da en iyi eğitenlerdir.” Veya bunu tam tersine
çevirdiğinizde sonuç değişmeyecek “En iği eğitenler bir o kadar da en iyi
eğilenlerdir.” Bu örneği kemal-zirve
noktada Peygamberlerde görmüyormuyuz. ( Bu kadar ileri gitmişken isterseniz bir
de vahiyden örnek verilim. Secde et, yaklaş. Bu ayet bize boyun eğmenin sonucu
olarak neye yaklaşılacağını gösterir. Tabi ki bilginin kaynağına. )
Öğreti mi Örtmeli mi;
Bir alimin şu bakış açısı çok hoşuma gitmişti. İyiki
diyordu,İyiki rejim eğitim sunmaktın aciz. Ya ^^iyi^^eğitebilselerdi işimiz
daha da zor olacaktı. Onların bir haftada verdikleri eğitimi bizler bir günde
geri kazandırabiliriz. Bunun içinse sadece çok çalışmamız gerekiyor. Ne zaman
ki bir öğretmen geldi, mutlaka yalanlandı. Kendi dönemlerinin en iyi
öğretmenleri, ne getirdiğine (öğreti) bakılmaksızın ya yalancılıkla, ya
büyücülükle, ya bölücülükle, ya bunaklıkla, ya yakılarak, ya sürülerek, ya çarmıha
gerilmek istenerek ortadan kaldırıldı. Hatemül Enbiya. Son Öğreti Elçisine
kadar insanlık Allahın direk uyarı ve had lerine muhatabdı. O dönemlerde dahi
gelen nebi, resullerin birer Uyarıcı-Peygamber oldukları kesinleştiği halde
dahi karanlığın yılmaz bekçileri reddetmiş yalanlamış sırtlarını dönmüşlerdir. Neden’dir
bilinmez kimse gelen öğretinin mahiyetiyle ilgilenmemiş, furuatlara takılmak
suretiyle toplumları ve çağları kurtarma telaşıyla hayatı yaşanmaz kılmayı
başarmışlardır. Eşyayı yerinden etmenin adı zulüm olarak nitelendirilmiştir
kaynaklarımızda. Hiç kimse bunları yaparken ben bozguncuyum diyerek yola
çıkmamış, bilakis onlara sorsanız ıslah edicileriz diyecekler. Yanlarında bir
bilgi öğreti var oradan mı konuşuyorlar yoksa işkembeyi kübradan mı?. Yok
yakında bilecekler. Mutlaka yakında bilecekler… Ta ki bilginin yerini, anlayamayacağımız,
kavrayamayacağımız, Görüp kabul edeceğimiz
(helak) otorite sahibinin müdahalesi alınca akletmeye (bağlamlandırmaya
) başlarız ancak o zamanda iş işten geçmiş olur. Bilgi değildir artık o. Yakin
liktir artık.
Bundan önce öğretinin ne dediğine dikkat kesilenler zaten teslim
olanlar olmuş. Bilgi açık, bilgi yalın, anlaşılır, indirgenmiş. Anlamak değil
anlayamamak çok zor. Fıtri. Elçiler döneminde olsun daha sonraları olsun öğreti
adına hiçbir değişme bulamadılar. İlk gelende, son gelende aynı şeyi
söylüyor-yapıyordu. Karşı tez sahipleri ise sürekli alan değiştiriyor, kaygan
ve ikiyüzlü zemin üzerinde bir o yana bir bu yana savruluyordu. Bir gün önce ak
dediğine değil, daha sonra mutlak dediğine ise gayri mutlak diyebiliyordu.
Söylediklerinden sorumlu olmadığı için rahat hareket ediyor suçu diğerine atıp
kurtuluveriyordu. Sonunda geldiği nokta, önceki noktayla taban tabana zıt dahi
olsa renk vermiyor, kendisinden sonrakilerin erişebilecekleri bilgi olduğu
yalanını söyleyip geçiverebiliyorlardı. Ey hat hakim güç oldukları için
yüzyıllar boyu haklarında mutlu azınlıklar hariç kimse ciddi bir eleştiri
sun(a)mamış, kurdukları yalan saltanatlarını sarsıcı etkiyi gösterecek karşı
fikirle yüzleşememişlerdir. Tanrılarından çaldıkları ateşle övünen yalan
kırallıkları yedikleri elmanın(epıl) ısırıklarıyla büyümüş, maymundan gelen
gelenekleriyle ünsalmışlardır. Ötekini kendi düşmanı ilan etmiş, Yaratanı,
yatırdıkları masanın üzerindeki kalbin içinde uzun araştırmalar sonucunda
bulamamış, üzerine beyaz bir örtü çekmek suretiyle yasını aziz İslam ümmetinin
üzerinde tepinerek tutmaktadırlar. Kendilerini merkez kabul eden bu zihniyetler
ve takipçileri, dünyayı bulundukları doğrudan tahlil yaparak isimlendirmiş bunda
da başarılı olmuşlardır. Örneğin, yakın doğu,Ortadoğu, uzak doğu, kavramı dünya
ülkelerin hepsinde kullanılır ancak sadece batının Ortadoğu saptaması yönler
açısından doğrudur. Diğer sayir devletler açısından bulundukları pusuladan
ortadoğuya denk gelmeyen kuzeylerine bile Ortadoğu isimlendirmesini büyük
pişkinlikle açıklamalarında kullanmaktadırlar. Basit bir yer saptamasını dahi
idrak edemeyen anlayış yoksunu güruhun siz, diğer daha hayati konularda neler
yapabildiklerini anlamışsınızdır. Ey vah, pusulasını kaybetmiş insanlık kuru
bir yalanın ardına düşmüş rüzgarın yönü ve şiddeti ile bir oyana bir buyana
savrulmakta, kayıplarını ise eğitim zayiatı olarak deklare etmektedir.
Kim Belirleyecek;
Doğru, eğri, bilgi, mutlak bilgi, hak, hakikat… kim belirleyecek
bunları. Kim bilecek ve bildirecek. Kimler nereden öğrenecek, kimden. Nasıl
tesbit edilecek hangisinin doğruluğunu. Ben mi? Sen mi? O mu? Kim?
Bu soruların yanıtını bulmaya çalışan aşağıdaki zevat bilmek
adına çıktıkları yolculukta bakın nelerle karşılaşacaklar ve açtıkları
eğitim-öğretim kurumları 2000 li yıllarda ne gibi sonuçlar doğuracaktır. Belki
halis niyetle başladıkları bu arayış hem kendilerini hemde kendilerinden
sonrakileri ne gibi sonuçlara götürecektir.
Aristo, eflatun, Descartes, leibniz, hume, kant. Yerliler razi,
ibn ravendi
Konfiçyus ; i.ö 479 evini
okula dönüştürmüş
Ven di i.s 604 ilk sınavla devlet işçisi almış kişi.
Sokrat; i.ö 399 sokratla ilgili o günden bu güne dek ulaşmış kendi
kaynağı yoktur yalnızca öğrencisi olan platon(eflatun) un devlet adlı eserinde
ki yazıları hariç. Söylediği ve sunduğu ana temalardan biri erdem vurgusudur.
Devletler yönetiminin erdemliler tarafından yürütülmesi gerekliliği dir ki bu
erdemin nemenen bir şey olduğu ise muallaktır. Platonun sunduğu şu konuşma
metninden bir şeyler çıkarabiliriz belki. “ Sokrat bir şölen münasebetiyle
dostlarını topladı ve şu soruyu ortaya atarak onlarla konuşmaya başladı.
Adalet nedir? Adalet için dört tarif yapılmıştı;
Adalet başkasına verilmesi gereken şeyi vermektir. Sokrat karşı
çıktı. Mesela aklını kaybetmiş bir adamın elinden aldığınız silahı ona geri
vermek adalet değildir.
Adalet dostlara fayda, düşmana zarar vermektir: yine karşı çıktı
Sokrat. İnsan bazen yanılıp iyilere düşman, kötülere dost olabilir. Bu defa
adalet kötüye yardım iyilere ise zarar vermek olacaktır. Dolayısıyla bir insana
kötülük etmek adalet olamaz.
Adalet: içinde en kuvvetlinin yani hükümdarın menfaatinin
bulunduğu şeydir. Sokrat: hükümdar yanılabilir, kanunları kendi aleyhine
çıkarabilir. İyi bir hükümdar, kanunları kendi değil halkın yararına
çıkarandır.
Adalet, “karşılıklı çatışma”
korkusunun ortaya koyduğu kanunlardır. İnsanlar şöyle düşünmüşlerdir: “zulme
göğüs germek, onu işlemekten daha kötüdür.” Bundan dolayı insanlar birbirlerine
zulmederek, düşmanlıklara göğüs gererek zulmü ve adaleti öğrenmişler ve
zulmetmemenin ve zulme uğramamanın daha iyi olduğunu anlamışlardır. Böylece de
kanunlar ve antlaşmalar doğmuştur. Dolayısıyla kanunları meşru ve adaletli
saymışlardır. İşte adaletin aslı ve özü budur”. Gerek kendisinin gerek se kendi çağlarına
yakın insanların yaşanan savaşlardan oldukça fazla etkilendiklerini ve
anlayışlarının savaşa endeksli olduğunu sıkça görmekteyiz.( Konfüçyüs, eflatun,
Aristo vb.)
Platon (Eflatun)öl.i.ö.347 gençlik yıllarını spor ve siirle
geçiren eflatun, yirmi yaşında sokratla tanışmasıyla hayatı değişmiştir.
Eflatunun ölmesiyle birlikte bir bunalım geçirip dünyayı dolaşmaya kalkacaktır.
Aradan 12 yıl geçtikten sonra tekrar atinaya dönen eflatun akademisini kurdu.
En ünlü öğrencilerinden biri olan Aristo dur. Geri kalan kırk yılını felsefe
yazarak ve öğreterek geçiren eflatun mülk edinmeme anlayışıyla gerek öğrencisi
aristodan gerekse devlet anlayışıyla diğerlerinden farklıdır. Aristo “ Bu
toplumun birer parçası olan sizler birbirlerinizin kardeşlerisiniz. Ama sizi
yaratan tanrı, aranızda önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır.
Onlar bunun için baş tacı olurlar yardımcı olarak yarattıklarının mayasına
gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda
maya birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklar da her halde size
benzeyecektir. “ yaratılışta altın
olanların diğerleriyle karıştırılmadan korunmasını öngörerek sınıfsal farkıda
öngörmüştür diyebiliriz. Birde tanrının yeryüzünü yarattıktan sonra kendi
haline bırakması projesi vardırki akıllara zarar. Eflatunun atinadaki akademisi
tam 900 yıl açık kaldı taki hırıstıyanlık içinde tehlikeli görülüp
kapatılıncaya kadar.
Aristo; i.ö.322 selanik
yakınlarındaki bir yunan kolonisi olan stageria da doğdu Aristo 18 yaşında
atinaya gelip Eflatunun akademiasına giren Aristo, hocası eflatunun ölümüne dek
yirmi yıl akademiada kalmış, bu süre içerisinde hem öğrencilik hede öğretmenlik
yapmıştır. Eflatundan sonra umduğu akademi başkanlığına getirilmeyince kırılmış
atinadan ayrılmıştır. İ.ö. 325 de atinaya dönen Aristo eflatunun akademisine
rakip olarak lykeion(lise) yi açtı. On iki yıl burada dersler verip
araştırmalar yapan Aristo felsefe, mantık, ahlak, politika, psikoloji matematik,astronomi,
coğrafya, zooloji kimya fizik gibi çok geniş bir ilgi alanına sahiptir.
Kendisinin İskender in ölümünden sonra dinsiz olmakla suçlanması ve mahkemeye
verilmesinin ardından sokratın ağabeybetine uğrayacağı korkusuyla evboia
adasına kaçmış ama bir yıl sonra 62 yaşında mide hastalığından ölmüştür.
Aristo, eflatunun idealizm akımını rasyonalizm e dönüştürmüştür
denebilir. Eflatun hakikati göklerde ararken, Aristo yer bilimiyle uğraşmıştır.
Evrenin rastlantı, din,büyü yerine akla indirgemiş, mantıksal teorilerin
gerçeğin ta kendisi olduğunu savunmuştur. Bu akılcılık ona kölelik ve
kadınların erkeklerden aşağı sevyede oldukları sonucunu çıkarmasında büyük
etken olmuştur? Ona göre toplumların en yükseği yüksek iyiliğe ulaşmak amacında
olan kent (polis)devletidir. Her varlığın yöneldiği bir aaç (erek) vardır. Bu
amaç kendi kendine yeterliliktir. İnsan doğuştan siyasal-toplumsal bir hayvan
olarak toplumsallığa eğilimlidir. Aristo’nun idare ve yönetimle ilgili
demokrasi hakkındaki düşünceleri ise manidardır. Günümüz laik, aydınlanmacı,
doğru analizcilerine duyurulur.(ilgilenenler için politika,a.g.e..s.105)
Pavlos : i.s.60
Yukarıda verdiğimiz isimlerin bizim için ortak özellikleri
hepsinin birer eğitim kurumları kurmaları, yani eğitimin başladığı yada
yönlendirildiği yer ve kişiler den bazıları olmalarıdır. Bizim dışımızda
gelişen bu eğitim kurumları bir boşluğu dolduracak insanın yetişmesinde öncü
rol oynayacaktır.
Nerden ve kimden bilgiyi alacaktık sorusunun yanıtlarını arayanlar
için kısa bir dip nottu yukarıdaki insanların hayatları. Son İslam önderi,
rehberi, müceddidi, muallimi olan ULU ÖNDER HZ. MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v.)
risalet görevinin başlangıcından başlayarak tam manasıyla eğitim-öğretime
eğilmiş, insanlık tarihinin bir daha erişemeyeceği kadar yüksek seviyeye çıtıyı
yükseltmiştir. İnsanlık bilsin veya bilmesin, anlasın veya anlamasın bulunduğu
toplumun şartları ve insanların o günkü zihin yapıları düşünüldüğünde o kutlu
resulün başardığı işler kendisinden yıllar sonra gelecek nice bilgin ve ilim
erbabını hayretler içinde bırakacaktır. Hala daha onun ortaya koyduğu bilinç seviyesi
yakalanamamış, bizler birer mirası yedi gibi onun bıraktığı mirası yiyoruz.
Muhatap olduğu kaynağın 970 kez rab sıfatından bahsetmesinin herhalde tesadüf
olmadığını bizler o önderin uygulamalarına bakarak anlayabiliriz.
Hz. Peygamberin açtığı eğitim kurumları (üniversiteler ) Mekke
üniversitesi muallim; ibn. Abbas. Medine üniversitesi muallim; imam Malik. Kufe
üniversitesi muallim; Ammar bir Yasir. Basra üniversitesi muallim; …………. İslam
tarihinin son nebisi olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bulunduğu dönem ve
kendisinden sonraki gelecek insanların eğitimini bizzat kurduğu bu ve bunun
gibi medreselerle kurmuş, bizlere de bir usul bırakarak aramızdan ayrılmıştır.
Yetiştirdiği insanlar çok az milletlere nasip olacak kadar bu eğitimin
meyvelerini toplamışlarsa da sonunda yine o önderin dediği çıkacak ve sonlarını
bildirdiği yerden kaybedeceklerdir. Bu dönemde binlerce eğitmen ve talebe
yetişecek toplumlara örnek olacaklar. Ta ki bu eğitim sisteminden vazgeçene
dek.
Modern hayatımızda eğitim ve kurumlar
Yakın tarihe kadar eğitim kurumlarımıza kısaca bakacak olursak
cumhuriyetten önce Osmanlı döneminde eğitim, cami eksenli yürütülmektedir.
Büyük yerleşim alanlarında kurulan medreseler insanların eğitimlerini tamamlayacakları
tek yerdi. Başlıcaları Irakta Bağdat, mısırda …….., arabistanda Mekke ve Medine
medreseleri suriyede ………, afkanistenda ………, sayabiliriz. Bu saydığımız
medreselerde büyük İslam alimleri dersler
veriyor, irfan ve fen alanlarında insanları eğitmeyi hedefliyorlardı. Özellikle
Osmanlı da gerek padişahlara bağlı ilim adamları gerekse bağımsız ( cemaat
önderleri ) imamlar bu eğitim kurumlarında insanı yetiştirmek eğitmek çabası
içerisindeydiler.
Bilgi vermekten çok hatırlatmaya yönelik bu gezimizin yakın dönemi
olan cumhuriyetten sonraki boyutuna hızlı bir geçiş yapacak olursak, Osmanlı da
medrese eğitim ile hizmet veren tüm kurumlar kapatılacak, burada öğrenim gören
yetişmiş insanlar, hocalar, öğrenciler, kelimenin tam anlamıyla o yıllarda
açılmış olan ÇANAKKALE cephesinde en ön saflara yerleştirilerek bir taşla iki
iş halledilmiş olacaktır. Bir hamle ile tam 50 bin yetişmiş alim, yetişmiş
eğitmen, yetişmiş donanımlı ilim erbabı, Baş komutanın tabiri ile “ inançları
uğrunda gözlerini kıpmadan cennete koşuyorlar. Ön saftaki düşünce hemen
arkadaki arkadaşı az sonra öleceğini bile bile ölüme koşuyor.” Şanlı zaferlerin
ve kurtuluşların ardından eğitim-öğretim kurumları yeni tedrisat kanunu kabul
ediliyor, yazı değiştiriliyor, eğitim sistemi kökten değişime tabi tutuluyor,
eğitmenin ve öğrencinin kıyafetine varıncaya kadar yenileniyor, baş öğretmen
Mustafa kemal ATATÜRK sayesinde ünlü bir
düşünürün dediği gibi bir gecede ecdadımız cahil bırakılıyor ve yerine bağsız,
kültürsüz, geçmişi olmayan, kökü ülke içerisindeki vatandaşlara dayanmayan bir
eğitim zorla dayatılmak isteniyordu. Buna karşı durmak isteyenler
darağaçlarında sallandırılmak suretiyle susturuluyor. Mazlum halkın bir numara
büyük geleceği bu ateşten gömleği giymesi sağlanıyordu. Alimlerimizin yerini
artık Halide edip ADIVAR lar alacak, önderlerimizin yerini ise yeni önderler
dolduracaktır artık. Ekiler iki, analar anne ağalarsa artık baba olarak adlandırılacak,
ataların isimleri zihinlerin yerleri değiştirilerek yeni bilgi çağı
oturtturulacaktır artık. Ülke tam bir tasavvur kayması ile yüz yüze
bırakılacaktır artık. Eğitimin şirazesi değiştirilmiş,
180 derece döndürülmek suretiyle mihver ve mihenginden edilen
eğitim, eğitimden daha çok ezberletilmek suretiyle dumura uğratılacaktır. Tarih
yeniden masa başında yazılacak, edebiyat zeminsiz ve ikiyüzlü bir anlayışla ne
musaya ne de isaya dayandırılmadan ortada bırakılacak, insanlık matematik ve
fenle eğlendirilmeye çalışılacaktır. Böylelikle geçmişsiz, kültürsüz, dalsız
budaksız, köksüz bir millet ortaya çıkarılacaktır. Tarihi yapanlarla tarihi
yazanlar aynı kültürün insanları olmayınca, bir numara büyük gelen bu eğitim
sistemi taaa 2000 li yıllarda raydan çıkacaktır. Başta da belirttiğimiz gibi eğitim
sistemi olarak düşünülen şey öğütüm sistemi haline geleceği ta baştan kokmaya
başlamıştı fakat bu kokuyu alacak burunlar ÇANAKKALEDE çoktan hakkın huzuruna
varmışlardı.
Değerli dostlar, şimdiye
dek sizlerle paylaşmaya çalıştığım bilgiler eğitim’in bir yönüydü. Zihinlerde
bir bilinç uyandırmaya yönelik sunduğum bu yolculuk umuyorum sizleri hiç
şaşırtmamış aksine bildiğiniz şeyleri bir de benden okumak zorunda
kalmışsınızdır. Genel itibariyle belki benden beklenen yazı formatı bu değildi
belki de ancak şunu da yapmak istemedim, tutup sizlere tarih, saat, zaman yer
vererek hem sizleri sıkmak hemde “Kur'an NESLİ “ okuyucularının bilgi seviyesini
biliyor olmamdan dolayı siz değerli insanları hayal kırıklığına uğratmak
istemedim. Meselelerin bilincinde olan eğitim seviyesinin normalin üstünde
olduğu bir kitleye bildiklerini nasıl olurda tekrar yeni bir sunum yapabilirim
diye düşünürken en iyi yöntemin serbest sunum olduğu fikrinden hareketle böyle
bir yazı ortaya çıkmış oldu. Ancak içinizden bazı dostlarımın mırıldandığını ve
sıkıcı bir üslupla muhatap olma arzusuyla bana kızdıklarını görür gibiyim.
Tamam peki, bunu siz istediniz. ( bu yazıdan alacağını almış memnun
okuyucularımızın lütfen bundan sonraki yazıyla ilgilenmeden bir sonraki yazar
kardeşimizin yazısına geçmelerini istirham ediyorum, teşekkürler )
Okul:
Ekol, tarz, mektep anlamlarına
gelen okul bizde dört duvar manası giydirilmek suretiyle hapsedilmiştir.
Tektip anlayış hakim olduğu için tek ekol, tek tarz, tek mektep anlayışı millilik
kazanmıştır.
1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi
(genel eğitim tüzüğü) ile merkez örgütünde maarif nazırının başkanlığında, ilmî
ve idarî iki daireden oluşan bir Meclis-i Kebir-i Maarif (büyük eğitim meclisi)
ve il düzeyinde bu meclisin şubesi ve icra organı olarak, bir maarif müdürünün
başkanlığında maarif meclisi kurulmuştur. 1872 yılında Meclis-i Kebir-i Maarif,
iki daire halinden çıkarılarak bir tek meclis haline getirilmiştir. 1879’da
Nezaret merkez örgütü, öğretim basamaklarına göre daireler halinde
düzenlenmiş ve bu temelde, Cumhuriyet döneminde de geçerliliğini sürdürmüştür.
Buna göre tablo 1’de Meşrutiyetten önce ve sonra Maarif Nezaretinin daireler
olarak örgütlenmesi gösterilmektedir.
|
Meşrutiyetten
Önce
|
Meşrutiyetten Sonra
|
|
Mekâtib-i Aliye (yüksekokul)
|
Tedrisat-ı Tâliye (ortaöğretim)
|
|
Mekâtib-i Rüşdiye (ortaokul)
|
Tedrisat-ı İptidaiye (ilköğretim)
|
|
Mekâtib-i Sıbyaniye (ilkokul)
|
Mekâtib-i Hususiye (özel okullar)
|
|
Telif ve Tercüme
|
Tahrirat (yazı işleri)
|
|
Matbaalar (yayın)
|
Muhasebat
|
|
|
Sicil
|
|
|
İstatistik
|
|
|
Levazım
|
|
|
Evrak
|
1910’dan sonra bir Tedrisat-ı Âliye
(yükseköğretim) dairesi ile Kütüphaneler Müfettişliği kurulmuştur.
Kurtuluş Savaşı yıllarında iki eğitim bakanlığı vardı. Ankara’da TBMM
Hükümetinin Maarif Vekâleti, İstanbul’da Osmanlı Hükümetinin Maarif Nezareti.
23 Nisan 1920’de TBMM açıldıktan sonra Hükümetin 2 Mayıs 1920 tarih ve 3 sayılı
Yasa’sı ile İcra Vekilleri Heyetinin (Bakanlar Kurulu) on bir
vekaletinden biri olarak “Maarif Vekâleti” örgütlenmiştir. 1920 yılında
Maarif Vekâleti;
1. Program Heyeti,
2. İlk Tedrisat Dairesi,
3. Orta Tedrisat Müdürlüğü,
4. Türk Asârı Atikası Müdürlüğü,
5. Sicil İstatistik Müdürlüğü
olmak üzere beş birimden oluşmuştur. 1923
yılında İstanbul’da bulunan Maarif Nezareti kapanmış, Ankara’da kurulan Maarif
Vekâleti örgütü genişletilmiş, on bir birim olarak yeniden düzenlenmiştir.
Taşra örgütü de maarif müdürlükleri ve maarif memurlukları olarak düzenlenmiştir.
Cumhuriyet döneminde, MEB örgütü giderek
gelişmiş 1933 yılında çıkarılan 2287 sayılı Yasa’yla yeniden düzenlenmiştir.
1935 yılında 2773 sayılı, 1937 yılında 3225 sayılı ve 1941 yılında 4113 sayılı
Yasalar’la MEB örgütüne yeni birimle eklenmiş, örgüt daha da genişletilmiş ve
iki müsteşarlık haline getirilmiştir. 1965 yılında,
Kültür Müsteşarlığının kurulmasıyla Bakanlık, üç müsteşar tarafından
yönetilmeye başlanmış ve örgüt buna göre düzenlenmiş, 1980 yılında
da gelişmeler doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır.
1983 yılında, eğitim hizmetlerinin gençlik
ve spor hizmetleriyle bir bütün olarak ele alınması, örgütün “Millî Eğitim
Gençlik ve Spor Bakanlığı” adıyla düzenlenmesine neden olmuştur. Ancak, 2 Mart
1989’da 356 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile gençlik ve spor hizmetleri,
millî eğitim hizmetlerinden çıkarılmış, örgüt 3797 sayılı ve 4359 sayılı
Yasalar ile bugünkü şeklini almıştır. Millî Eğitim Bakanlığı;
- 1923’ten 27 Aralık 1935 tarihine kadar
“Maarif Vekâleti”,
- 28 Aralık 1935’den 21 Eylül 1941 tarihine kadar “Kültür
Bakanlığı”,
- 22 Eylül 1941’den 9 Ekim 1946 tarihine kadar “Maarif
Vekilliği”,
- 10 Ekim 1946’dan sonra “Millî Eğitim
Bakanlığı”,
- 1950’den sonra “Maarif Vekâleti”,
- 27 Mayıs 1960’tan sonra “Millî Eğitim
Bakanlığı” ,
- 1983’ten sonra “Millî Eğitim Gençlik ve
Spor Bakanlığı”,
- 1989’dan sonra “Millî Eğitim Bakanlığı”
adıyla örgütlenmiştir.

1. AKYÜZ, Yahya. Türk Eğitim Tarihi. İstanbul.
20012)
2. SORGUÇ Bahir. Cumhuriyetin 70. Yılında Millî Eğitim.
Ankara. 1995
3. Cumhuriyetten Günümüze Sayısal Gelişmeler
(MEB-APK) 1988
Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilât ve
Görevleri Hakkındaki 3797 sayılı Yasa’ya göre MEB bugün;

olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı, taşrada 81 il ve
58’i büyük şehir merkez ilçesi olmak üzere 850 ilçede örgütlenmiştir.
MEB’in, 21 eğitim müşavirliği ve 17 eğitim ataşeliği olmak üzere 22
ülkede temsilciliği bulunmaktadır.
Bakanlık makamı, Talim ve Terbiye Kurulu,
ana hizmet birimleri, danışma ve denetim birimleri ile yardımcı birimlerinden
oluşmaktadır. Meslekî ve Teknik Eğitim Araştırma ve Geliştirme Merkezi
Başkanlığı (METARGEM) ile Projeler Koordinasyon Kurulu Merkezi Başkanlığı
da merkez örgütü içerisinde yer almaktadır.
2.1.1.
Bakanlık Makamı
1. Bakan
2. Müsteşar
3. Müsteşar Yardımcıları
Bakan,
Bakanlık hizmetlerini mevzuata, hükümetin genel siyasetiyle, milli
güvenlik siyasetine, kalkınma planlarına ve yıllık programlara uygun olarak
yürütmekle ve Bakanlığın faaliyet alanına giren konularda diğer bakanlıklarla
ve kuruluşlarla iş birliği yapmak ve koordinasyonu sağlamakla görevlidir.
Müsteşar, Bakanın yardımcısı ve MEB,
Bakanlık hizmetlerini Bakanlığın amaç ve politikalarına, kalkınma planlarına,
yıllık programlara ve mevzuat hükümlerine uygun olarak Bakan adına düzenlemek
ve yürütmekle görevlidir.
Hizmetlerin yürütülmesinde Müsteşara
yardımcı olmak üzere de beş müsteşar yardımcısı görevlendirilir.
2.1.2. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı,
doğrudan bakana bağlı bir karar organıdır. Eğitimle ilgili hemen her konuda
bakana yardımcı olmakta, görüş vermekte eğitim sorunları ile ilgili
araştırmalar yapmakta veya yaptırmaktadır.
2.1.3. Ana Hizmet Birimleri
1. Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü
2. İlköğretim Genel Müdürlüğü
3. Ortaöğretim Genel Müdürlüğü
4. Erkek Teknik Öğretim Genel
Müdürlüğü
5. Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü
6. Ticaret ve Turizm Öğretimi Genel
Müdürlüğü
7. Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi
Genel Müdürlüğü
8. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü
9. Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel
Müdürlüğü
10. Yükseköğretim Genel Müdürlüğü
11. Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü
12. Yurt Dışı Eğitim-Öğretim Genel
Müdürlüğü
13. Özel Öğretim Kurumları Genel
Müdürlüğü
14. Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma
Hizmetleri Genel Müdürlüğü
15. Eğitim Teknolojileri Genel
Müdürlüğü
16. Okul İçi Beden Eğitimi, Spor ve
İzcilik Dairesi Başkanlığı
2.1.4. Danışma ve Denetim Birimleri
1. Teftiş Kurulu Başkanlığı
2. Araştırma, Plânlama ve
Koordinasyon Kurulu Başkanlığı
3. Hukuk Müşavirliği
4. Bakanlık Müşavirliği
5. Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
2.1.5. Yardımcı Birimler
1. Personel Genel Müdürlüğü
2. Yayımlar Dairesi Başkanlığı
3. Hizmet İçi Eğitim Dairesi
Başkanlığı
4. İdarî ve Malî İşler Dairesi Başkanlığı
5. Öğretmene Hizmet ve Sosyal İşler
Dairesi Başkanlığı
6. İşletmeler Dairesi Başkanlığı
7. Yatırımlar ve Tesisler Dairesi
Başkanlığı
8. Eğitim Araçları ve Donatım Dairesi
Başkanlığı
9. Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı
10. Ortaöğrenim Burs ve Yurtlar Dairesi
Başkanlığı
11. Eğitim Araştırma ve Geliştirme Dairesi
Başkanlığı
12. Çıraklık, Meslekî ve Teknik
Eğitimi Geliştirme ve Yaygınlaştırma Dairesi Başkanlığı
13. Savunma Sekreterliği
14. Özel Kalem Müdürlüğü
2.1.6. Sürekli Kurullar
1. Milli Eğitim Şurası
2. Müdürler Kurulu
3. Çıraklık ve Mesleki Eğitim Kurulu
4. Öğrenci Disiplin Kurulları
5. Özel İhtisas Komisyonları


Anayasa’ya göre, 430 sayılı Tevhid-i
Tedrisat Yasası, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Yasası ile, kalkınma plân ve
programları doğrultusunda millî eğitim hizmetlerini yürütmek üzere, Milî Eğitim
Bakanlığı kurulmuş , örgüt ve görevlerini düzenlenmek üzere çıkarılan 3797
sayılı Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Yasa ile de MEB’in
görevleri belirlenmiştir. Buna göre;
1. Atatürk ilkelerine, devrimlerine ve
T.C. Anayasası’nda belirtilen Atatürk Millîyetçiliğine bağlı, Türk Ulusu’nun millî, ahlakî, manevî,
tarihi, kültürel değerlerini benimseyen, koruyan, geliştiren; ailesini, yurdunu,
ulusunu seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasa’nın
başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk
devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen,
bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı
her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim
ve öğretim hizmetlerini plânlamak, programlamak, yürütmek, izlemek ve denetim
altında bulundurmak.
2. Okul öncesi, ilköğretim,
ortaöğretim ve her çeşit örgün ve yaygın eğitim kurumlarını açmak,
yükseköğretim dışında kalan öğretim kurumlarının diğer bakanlık
kurum ve kuruluşlarınca açılmasına izin vermek.
3. Türk yurttaşlarının yurt dışında
yapacakları eğitim ve öğretim hizmetlerini düzenlemek ve yürütmek.
4. Diğer bakanlık, kurum ve
kuruluşlarca açılan, yükseköğretim dışında kalan örgün ve yaygın eğitim
kurumlarının denklik derecelerini belirlemek, program ve yönetmeliklerini
hazırlayıp onaylamak.
5. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı
ortaöğretim kurumlarının program, yönetmelik ve öğrenim denklik
derecelerinin belirlenmesi konularında iş birliğinde bulunmak.
6. Yükseköğretimin, millî eğitim
politikası bütünlüğü içinde yürütülmesini sağlamak için Yükseköğretim Yasası
ile Bakanlığa verilmiş olan görev ve sorumlulukları yerine getirmek.
7. Okullardaki beden eğitimi, spor ve
izcilik eğitimi ile ilgili hizmetleri yürütmek.
8. Yükseköğrenim gençliğinin barınma,
beslenme ihtiyaçlarını ve maddî yönden desteklenmelerini sağlamak.



Günümüzde MEB üç şekilde işlev görmektedir.
Örgün Eğitim
Yaygın Eğitim
Özel Eğitim
Nedir bunlar ?
Örgün eğitim: Örgün eğitim,
amaca göre hazırlanmış programlarla okul çatısı altında, belirli yaş grubundaki
ve aynı seviyedeki bireyler için yapılan düzenli eğitimdir.Örgün eğitim; okul
öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını
kapsamaktadır.
Belirlenmiş bir mekanda, belirlenmiş bir müfredatı
Belirlenmiş şekil ve şartta sunulan eğitimin adına biz örgün
eğitim diyoruz. Şu an ülkemizde verilen ana okulundan üniversiteye kadar
verilen eğitim bu standartlara uyularak verilmektedir. Bunun dışına çıkıp
eğitim vermeniz ya yasal değildir ya da kabul edilir değildir.
Yaygın eğitim: Yaygın eğitimin
amacı, millî eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak, örgün
eğitim sistemine hiç girmemiş olan veya herhangi bir kademesinde bulunan ya da
bu kademeden ayrılmış olan yurttaşlara örgün eğitimin yanında veya dışında
eğitim hizmetleri sunmaktır.Televizyon,
gazete, vb. gibi eğitim dir ki hiçbir bağlayıcılı yoktur
Özel eğitim: Birinci maddede yer alan örgün eğitim modeliyle
çalışmak zorunda olan sadece özel kurumların çalıştırdıkları paralı eğitim
sistemidir. Denetlemesi ve müfredatı tamamen milli eğitime bağlıdır.özel olması
sadece özel sektörün işletme modeliyle yani para kazanma usulüyle ilgilidir.
Aksi taktirde eğitimin bir özelliği yani bağımsızlığı, özgünlüğü yoktur.
Milli eğitimin, eğitimden anladığı ve anlattığı şey işte bu. Ne
yaptığı ve ne yetiştirdiği eğittiğini soracak olursanız tavsiyem dönüp
etrafınıza bakmanız olacaktır. Ortada bir eğitimden söz edilemeyeceği gibi
sistemden de bahsetmek mümkün görünmemektedir. Aslını sorarsanız böyle bir
kaygılarının olduğunu da düşünmediğimi açıkça belirtmek isterim. Bu çok mu kötü,
bir yönüyle çok kötü kimliksiz, kişiliksiz yetiş(emey)en insan ne kendini ne de
içinde bulunduğu toplumu umursamadan keyfinin arzusunun isteklerine uygun
davranmaya başlıyor. Sonuç, kaos. Günümüzde eğitim kurumlarının geldiği yer ve
duruş itibariyle değerlendirmeye tabi tutmak olanaksız. Nedeni ise henüz
kavrayamadığım bir biçimde kopya sistemle sunulmaya çalışılmasından
kaynaklanmaktadır. Model olarak alınan örneklerle kobay olarak kullanılan
milletin herhangi bir benzerliği olmadığı gibi bizlerin değer yargıları ve
hayatı anlamlandırma biçimi taban tabana zıt özellikler arz etmektedir.
Tesbit:
Durum bundan bundan ibaret. Peki buna muhatap olan bizlere dönelim
biraz da yaşadığımız ortamda bizler neler yapıyor neler talep ediyoruz. Biz bu
toplumun içinde yaşamıyor muyuz. Bu toplum bizlerden oluşmuyor mu. Biz bu
topluma ne kattık, ne aldık. Ben ve Bu yazıyı okuyan dostlarım neler yaptılar
duruma ilişkin. Hiç, Kocaman bir hiç. Olurmu bir sürü şey yaptığını söyleyen
itirazlarını yükseltenleri duyar gibiyim. Duymuyorum, en azından duymazlıktan
geliyorum. İster kabul edin ister etmeyin sizleri duymuyorum. Neden mi ? bu
memlekette eğitim söz konusu olduğunda hiçbirimizin ağzını açmaya hakkı yok
olduğunu düşünüyorum da ondan. Bu uğurda ne kurumsal olarak ne de inananlar
olarak kılımızı bile kıpırdatmadık. İnsanlık, toplumlar, çocuklarımız
gözlerimizin önünde iğdiş edildi ama bizim çıtımız bile çıkmadı. Tek
düşündüğümüz rejim tarafından onaylanmış bir diploma ve iş imkanıydı. Belki,
belki değil mutlaka boyumu aşan sözler bunlar ama söylemezsem kendimden nefret
edeceğim, en azından söyleyip utanmayı tercih edeyim. En kabadayımız bile
şekillerle uğraştı yıllarca. İşin özüyle ilgili kimse ciddi itirazlar, adımlar
atamadı. Ne kadar değer yargımız varsa, ne kadar ilke ve kanunlarımız varsa hepsini
değersiz ve eskilerin adetleri olarak gören bir zihniyet karşısında biz ne
yaptık.? Tüm ana kayidesini oturttuğumuz dinin dört bir yandan kesilip kalplere
hapsedilmesi karşısında, hayata ve dünyaya söyleyecek hiçbir sözü olmayan
vahyin muhatapları olarak bizler ne yaptık.?
Alternatif! olarak onların sistemlerine dahil olmayı kabul ettik
ve hiç utanmadan başörtümüzü isterük diye birde yüzsüzlük yaparak. Eğitimi
alırken başörtülü bir şekilde almayı savunurken bilginin kendisini sorgulamayı
hiç aklımıza getirmedik. Tek talebimizse başörtümüzle dahil olabilmekti.
Yazıklar olsun bana. Hani din yaşamak için inmişti. Hani tek kazanç kulun
cenneti hak edecek erdemli ameller yaparak Ahirete dönüp cenneti (tek ödül)
kazanmaktı. Hani tek başarı Allahın huzurunda kitabı sağdan verilenler olmaktı.
Hani şartlara teslim olmadan bir haksızlık (zulüm) karşısında ellerimizle,
dillerimizle, yüreklerimizle mücadele
vermekti cihad. Hani İLİM ilim bilmekti, İLM kendini bilmekti, sen kendini
bulamazsan bu nice okumaktı. Leyl olsun bana.
Alternatif eğitim metodolojisi;
Gerek İslam ülkelerinde, gerekse batımızda içinde bulunduğumuz
çağa alternatif eğitimler yapılmaktadır. Kaynak olmak yerine kendi eğitim
kurumlarımızı oluşturma fikriyle uğraşıyor olsa idik hiçbir şey yapamasak
da bir montesoriy olabilirdik. Yüzüncü
yılına giren montesoriy okulları şu an geldiği konum itibariyle batının sistem
değişikliğine zorlandığı alanlardan biri olmaya devam ediyor. Ülkemizde yeni yine
kendisini hissettirmeye başlayan bir zorunluluk halini almış ÖZGÜR eğitim
metotları bakalım ne zaman filiz vermeye başlayacak, uyuya kaldığımız
uykumuzdan ne zaman uyandırılacağız. Ne yazık ki sizlere hazır iksir paketimiz
henüz hazır değil. Karşılığında bedel ödemek gerektiğinde bedel ödeyecek
gönüllü eğitimcilerin yapabileceği bir şeyler olmalı. Neyin yapılması
gerektiğini biliyorum, nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Kesinlikle
neyin yapılmaması gerektiğini ise yazımın ortasonlarına doğru izah etmeye
çalıştığımı bir kez daha hatırlatıyor sizleri Allah’a ulaştıracak, Allahlı bir
eğitim sistemine kavuşma umudumla selamlıyorum. Esselamualeykum
Not: yazan başörtü ile ilgili mısrada hicab’ın kendisine değil
sisteme dahil olma biçimine itiraz yükseltmektedir.


<< Ana Sayfa